Bir Afet Ülkesi Olarak Türkiye’de Etik Açıdan Afet Yönetimi

Dr. Abdullah TÜRKER tarafından tarihinde yayınlandı

Yaşadığımız gezegenin jeolojik yapısı, olağan hareketliliği ve doğal süreçler nedeniyle insanlığın ortaya çıktığı günden beri afetler yaşanmakta ve Dünya var olduğu sürece de yaşanmaya devam edecektir. Afetlerin etkisi nüfus artışı ve insanların doğal çevreyi fütursuzca kullanmaya başlamasıyla artmıştır. İnsanların doğayı şekillendirme güçlerinin artmaya başladığı Endüstri Devrimi ile birlikte yaşanan bozulmalar sonucu afet boyutuna ulaşan olayların sayısı da giderek artmıştır. Yanlış arazi kullanımından kaynaklanan heyelan ve erozyon olayları, sel ve taşkınlar ya da kurallara uygun inşa edilmeyen yapılar nedeniyle depremler sonucunda can ve mal kayıplarının da arttığı görülmektedir. İlk ve Ortaçağ’da yaşanmayan ya da büyük afet olarak değerlendirilmeyen olaylar günümüzde büyük afetler olarak yaşanmakta ve ciddi can ve mal kayıplarına sebep olmaktadır. Bu durumun sonucunda ülkelerin afetlerin yol açacağı zararı en aza indirmek ve afet esnası ve sonrasında ülkenin en hızlı biçimde normale dönmesini sağlayabilmek için afet yönetimi planlamalarını yapmaları zorunlu hale gelmiştir.

Son yıllarda Birleşmiş Milletler başta olmak üzere önemli uluslararası kuruluşlar, afet yönetimi çalışmalarında etik ilkelere vurgu yapmaktadır. Özellikle afet mağdurlarının temel haklarının korunması için ulusal ve uluslararası tüm aktörlerin uyum sağlamasına uygun, her yerde ve olayda ayrım gözetmeksizin uygulanabilecek etik ilkelerin oluşturulması için başlatılan önemli çalışmalar bulunmaktadır. Afet yönetimi açısından etik ilkelerin belirlenmesinde dikkat edilecek en önemli husus bu ilkelerin toplumun afetlere karşı direncini arttıracak nitelikte belirlenmesidir. Afet yönetiminin etik ilkeleri belirlenirken; insan haklarını temel alan ve insan onurunu koruyan bir yaklaşımla yola çıkılmalıdır. Bunun yanı sıra etnik, kültürel, inanç ve siyasi görüş bakımından farklılara saygılı olunmalıdır. Bu ilkelerin bilimsel verilere dayanması ve ayrıntılardan ziyade genel ilkeler üzerine yoğunlaşan yapıda kurgulanması gerekir (Karaaslan, 2015).

Deprem, heyelan, çığ, sel ve erozyon gibi birçok afetin yaşandığı Türkiye’de afetlerle ilgili önlem alınması için birçok resmi (AFAD gibi) ya da sivil toplum kuruluşu (AKUT gibi) tarafından yetki alanları içerisinde çalışmaların yapıldığı bilinmektedir. Dünya çapında olduğu gibi can ve mal kayıpları açısından afetler arasında depremler dikkati çeker. Aktif fayların bulunduğu ülkemizde depremlerle yaşamaya alışmak ve güçlü bir afet yönetimini etkin kılabilmek için bilimsel verileri toplumla paylaşmak ve yapılacak çalışmaların planlanmasında toplumsal bir dayanışma sergilemek gerekir. Bilimsel etik ilkelerden yoksun, toplumun tüm birimlerini kapsamayan bir afet yönetimi planlanın başarılı olması oldukça güçtür.

Türkiye gibi her yıl yüzlerce hatta binlerce depremin yaşandığı, sel ve taşkınların görüldüğü ya da heyelanların olduğu bir ülkede afetlerle ilgili afet öncesi, afet esnası ve afet sonrasında bilimsel verilerle halkı doğru bilinçlendirmek için resmi verilerden yola çıkarak açıklamalar yapılması afet yönetiminde büyük öneme sahiptir. Aksi takdirde yalan yanlış beyan ve haberlerle halkın yanlış bilgilendirilmesi kaçınılmazdır. Afet sonrasında yapılan asılsız duyuru ve sosyal medya paylaşımlarının kötü niyetli insanlar tarafından çıkarları doğrultusunda kullanıldığı zaman zaman haberlere konu olmaktadır. Bu gibi durumlara ortam oluşturmamak adına afet yönetimi için yapılacak tüm planlamalarda etik ilkelerinde de göz önünde bulundurulması gerekir.

Eğitim faaliyetleri yaşamın her alanında olduğu gibi afet yönetimi ve planlamalarında da büyük öneme sahiptir. Afet öncesi, esnası ya da sonrasında yapılacak tüm çalışmaların yanında yaşamın genelinde kullanılması gereken afet durumlarında ise ekstra önem kazanan etik değerlerinde öğretilmesi ve davranış haline dönüştürülmesi büyük önem taşır. Elbette afet yönetiminin teknik ve etik boyutlarıyla ilgili eğitim sürecinin ailede başlaması ve ailenin davranışları ile rol model olması gerekir. Aksi takdirde öğretim kurumlarında verilen eğitimin başarıya ulaşma oranı da düşük olacaktır. 26.12.2004’te Endonezya’ da meydana gelen deprem sonrasında tatil yaptıkları Puket adasında denizin çekildiğini ve dalgaların köpürdüğünü gördükten sonra 10 yaşındaki Tilly Smith, coğrafya dersinde öğrendiklerinden yola çıkarak tsunami olacağını ailesini söyleyerek bölgenin tahliyesi için alarm verilmesini sağlamıştır. Bu sayede yüzlerde kişinin hayatı kurtarılmıştır. 10 yaşındaki bir kızın afet eğitimi düzeyi ve bu bilgiden yola çıkarak hissettiği sorumluluk gereği bölge halkının kurtarılmasına öncülük etmesi gerçekten takdire şayandır. 10 yaşındaki bir kızın ifadelerinin dikkate alınarak gerekli işlemlerin yapılması da ayrı bir bilinç düzeyidir.

Afet yönetimi sürecinde etik sorumluluk olarak ülke yönetiminden, öncelikle ayrımcılığın ve kayırmacılığın önüne geçmesi, katı ve hiyerarşik bir yönetim anlayışından ziyade, toplumla işbirliği içerisinde, katılım mekanizmalarını kullanan, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışını benimsemesi beklenir. Bununla birlikte, toplumun afetlere karşı direncini arttırmak, idarenin en temel etik sorumluluklarındandır. Afet yönetiminde olağan dışı koşulların yönetilebilmesi, kıt kaynakların adilane dağıtımı ve hiçbir farklılık gözetmeden tüm bireylerin ihtiyaçlarının giderilebilmesi için güçlü yöneticilere ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle kıt kaynakların kullanımında, yöneticinin takdir yetkisi son derece önemlidir. Ancak güç ile denetim mekanizmaları arasında bir dengesizlik olursa, etik dışı davranışlar ve çatışmalar daha çok ortaya çıkar. Afet yönetimi çalışanlarının görev ve yetkileri ile sorumluluk alanlarının iyi belirlenmiş olmasının yanında içsel denetim aracı olarak meslek etiği de son derece önemlidir. Afet mağdurları açısından bakıldığında ise olağan durumlarda olmayan yeni haklar kazanmakla birlikte etik sorumlulukların da artması gerekir. Afet anları, tüm bireylerin her zamankinden daha fazla işbirliği ve dayanışma içerisinde olmalarını gerektirir. Bireyler olağan durumlardaki ayrıcalıklarının afet anlarında da devam etmesini beklememeli, kaynakların kişisel çıkarlardan ziyade toplumsal fayda için kullanılmasına dikkat etmelidir. Afet anlarında idarenin aldığı kararlar, itirazdan önce içinde bulunulan olağan dışı koşullar dikkate alınarak anlamaya çalışılmalıdır. Afetlerin yıkıcılığından dezavantajlı gruplar, toplumun diğer tüm kesimlerinden daha fazla etkilendiği için özellikle çocuklar, engelliler ve yaşlılar için afet yönetiminin tüm aşamalarında koruyucu önlemler geliştirmek ve pozitif ayrımcılık yapmak, hem idarenin hem de toplumun önemli etik sorumluluklarındandır (Ekşi, 2015).

26.09.2019 günü saat 13.59’da İstanbul’da merkez üssü Silivri olan 5,8 büyüklüğünde (AFAD verilerine göre) bir deprem yaşanmıştır. Bu deprem aslında başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin bütünüyle deprem gibi en çok korkulan afete hazırlık noktasında hem teknik hem de etik sorumluluklar bakımından sınıfta kaldığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Yaşanan deprem sonrası yapılarda çok büyük bir hasar meydana gelmemiş ve can kaybı yaşanmamıştır. Ancak özellikle iletişim konusunda saatlerce süren aksamalar yaşanmıştır. Bu durumun en önemli sebebi olarak ise insanların gereksiz yere iletişim kanallarını meşgul etmesi gösterilmiştir. Olası bir afet esnası ya da sonrasında tüm bireylerin iletişim kurabilmeleri ya da afet müdahale ekiplerinin iletişim ve koordinasyonu sağlayabilmeleri için mümkün olduğunca kısa süreli görüşmelerin yapılması ve yalnızca kendimizi değil tüm herkesin iletişim alma ihtiyacını gözetmemiz afet esnası ve sonrasında uymamız gereken en önemli etik sorumluluktur. İletişim alt yapısında herhangi bir hasarın oluşmadığı bu afette dahi bu boyutta sorunun yaşanması olası bir hasar durumunda yaşanabilecek sorunların boyutu hakkında düşündürücüdür. Bu bağlamda yalnızca iletişim konusunda değil dağıtılan yardımların paylaşımında yapılan afet hazırlıklarının korunmasında etik sorumluluk bilincine sahip insanların yetiştirilmesi afet yönetimi sürecinin ilk basamağını oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Sonuç olarak; afet yönetimi planlamalarında yalnızca ihtiyaçların karşılanması, mağdurlara yardım götürülmesi, olağanüstü koşulların normale en kısa sürede dönüşünün sağlanması için yapılacakların yanında bu işlemler sırasında etik ilke ve değerlerden de vazgeçilmemesi gerekir. Afet esnası ve sonrasında götürülen hizmetlerde ayrımcılıkların yaşanması, toplumun bir kesiminin bütün ihtiyaçları karşılanırken diğer kesiminin mağdur edilmesi toplum içerisinde ayrışmanın artmasına ve gelecekte yaşanacak afetlerde daha büyük sorunların yaşanmasına zemin oluşturacaktır. Yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi afet yönetimi sürecinde dikkat edilmesi gereken etik ilkelerin topluma kazandırılmasında ailelerden sonra en büyük görev kuşkusuz öğretmenlere düşmektedir. Öğretmenler içerisinde ise temel eğitimin verildiği ilkokul kademesinde görev yapan sınıf öğretmenleri, ortaokul düzeyinde sosyal bilgiler öğretmenleri ve ortaöğretim düzeyinde de coğrafya öğretmenleri ön plana çıkan branşlar olarak değerlendirilebilir. Ancak tüm öğretmenlerin hem branşlarına özgü konuların anlatımında hem de yaşamlarında rol model olarak öğrencilerinin etik ilkelere sahip, etik ilkeleri yaşamlarına rehber olarak kullanan bireylere dönüşmeleri için çaba göstermeleri ülkenin geleceği için büyük umutların yeşermesine imkân sağlayacaktır.


0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir