Çevremize Ne Yapıyoruz?

Dr. Abdullah TÜRKER tarafından tarihinde yayınlandı

“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.”
Mahathma Gandhi

Doğal kaynak denildiğinde çoğumuzun aklına sadece demir, bakır, bor gibi ekonomik değere sahip madenler ile petrol, kömür ve doğal gaz gibi enerji kaynakları gelir. Aslında toprak, su, hava, orman ve güneş de birer doğal kaynaktır. İlkçağlardan günümüze insan yaşamında doğal kaynakların önemi giderek artmıştır. İlk başlarda sadece su, orman ve taşlar kullanılırken ateşin bulunmasıyla çeşitli madenler işlenmeye başlamış ve yıllar geçtikçe kullanılan doğal kaynak ve yararlanma şekilleri de çeşitlenmiştir. Elbette doğal kaynakların çıkarımı ve kullanıma elverişli hale getirilme süreçlerinde çevre doğrudan etkilenmektedir. Özellikle ekonomik çıkarlar göz önünde bulundurarak insan dışında çevrede bulunan canlı ve cansız öğeleri hiçe sayarak doğal kaynak çıkarımı ve kullanımı yapılırsa çevre de geri dönüşü olmayan zararlar ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çevreye en az zarar verdiğini ya da hiç zarar vermediğini düşündüğümüz hidroelektrik santraller, rüzgâr türbinleri ve biyomass (organik ürünler ve artıklarından enerji üretilmesi) gibi doğal kaynaklardan enerji üretme işlemlerinde de çevre mutlaka etkilenir. Örneğin; çok temiz ve çevre dostu olarak bildiğimiz barajlar yaparak elektrik üretildiğinde hem baraj setti yapımı için birçok ağaç kesilip oldukça geniş bir bölge taş ve betonla doldurulmakta hem de akarsuyun ovalara taşıdığı alüvyonlar baraj içerisinde birikerek ovalar olumsuz etkilenmektedir. Alüvyonların barajda birikmesi ovalarda verimi düşürmenin yanı sıra baraj ömrünü de ortalama 60-80 yıl ile sınırlamaktadır. 1970’te tarım alanlarını sulama, elektrik üretimi, taşkın kontrolü ve tarımsal üretimi artırma gibi oldukça güzel amaçlarla kullanıma açıldığında mühendislik harikası olarak nitelendirilen Mısır’da Nil Nehri üzerine kurulmuş olan Aswan Barajı belki de bu durumun en vahim örneğidir. Dünyanın en uzun nehrinin taşıdığı alüvyonların bu baraj gölünde birikmesi sonucu Etiyopya platolarından gelen verimli alüvyonlar Nil vadisi ve deltasını besleyemediği için tarım alanlarında kimyasal gübre kullanma ihtiyacı artmıştır. Tarımsal verim ve rekoltenin düşmesi ile ülke gıda ihtiyacını karşılayamadığı işin dışarıdan tarımsal ürün ithalatına başlamıştır. Aynı zamanda önemli balık yiyecekleri de taşıyan alüvyonların Nil deltasından Akdeniz’e ulaşamaması Doğu Akdeniz kıyılarındaki balık üretimini düşürmüştür. Bu durum Nil deltasındaki verimli tarım topraklarında çoraklaşmaya ve morfolojik değişikliklere de sebep olmuştur. Bir diğer doğal kaynak olan ormanların kullanımında da ülkeler arasında büyük farklılık ve duyarlılıklar göze çarpar. Yüzölçümünün yarıdan fazlası doğal verimli ormanlardan oluşan İsveç’te sürdürülebilir bir ormancılık – yaşlı ağaçları kesip yerine yeni fidanlar dikerek ormanların gençleştirilmesi ve iyileştirilmesi –  yapılırken, dünyanın akciğerleri olarak nitelendirilen Amazon ormanlarının büyük bölümüne sahip Brezilya’da hızlı bir orman tahribatı yapılmaktadır. Tahrip edilen orman alanları ya plantasyon tarımına açılarak kahve, kakao, muz ve şeker kamışı yetiştirilmekte ya da hayvancılık için mera haline getirilmektedir. Bu durum sadece Brezilya için bir çevre sorunu olarak kalmamakta ve küresel karbon döngüsünü de doğrudan etkilemektedir. Fosil kaynaklara göre çevreye daha dost olarak bildiğimiz doğal kaynakların bu denli çevre sorunlarına yol açması fosil yakıtların vereceği zararın büyüklüğünü tahmin etmemizi kolaylaştıracaktır. Fosil doğal kaynaklar arasında kullanımı en fazla olan ve çok çeşitli biçimlerde günlük yaşamımızda yer alan petrolün çıkarımı, dağıtımı ve kullanımı sırasında yaşanan çevresel sorunlar daha korkutucu boyutlarda olmaktadır. Şöyle ki; 24 Mart 1989 günü Alaska Körfezi’nin Prince William Sound açıklarında buzdağlarına çarpmamak için manevra yaparken kayalıklara çarpan Exxon Valdez tanker kazası bugüne kadar yaşanmış büyük çevre sorunlarından birine sebep olmuştur. Tanker kazasında 300.000 tondan fazla ham petrol Alaska Körfezi’ne boşalmıştır. Kazadan sonra yaşanan fırtına ile ham petrol dört gün sonra 64 km, 56 gün sonra ise 750 km’lik kıyı şeridini kirletmiştir. Bu alanın temizlenmesi için 12.000 kişi ve 1385 gemiden oluşan bir ekip görev almıştır. Bölgenin canlı çeşitliliğine büyük zarar veren bu kazanın izleri günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Enerji kaynaklarında olduğu gibi madenlerin çıkarımı, taşınması ve kullanımı sırasında da gerekli önlemler alınmadığında büyük çevre sorunları yaşanabilmektedir. Nitekim 2010 yılı Ekim ayında Macaristan’da bulunan bir alüminyum fabrikasının atık havuzlarından sızan kızıl çamur Tuna nehrine karışarak Karadeniz’e kadar ulaşmıştır. Bu çamur normal koşullarda 7 civarında olan nehir suyunun pH seviyesini 9’a ulaştırmıştır. Felaketi getiren kızıl çamur elbette sadece Tuna nehri ve kollarını etkilememiştir. Tuna nehri havzasındaki topraklarında kirlenmesine sebep olmuştur. Dünyaca ünlü çevre örgütü Greenpeace bu olayı son 20-30 yılın en büyük üç çevre felaketinden biri olarak tanımlamıştır. Ülkemizde bu duruma bir örnek aradığımızda belki de ilk akla gelenler Bergama’da yapılan siyanürler altın çıkarımına karşı çıkan yöre halkı olacaktır. Bergama çevresindeki yataklarda siyanürle altın çıkarımına karşı seslerini duyurabilmek için onlarca eylem yapmışlardır. Siyanürle altın çıkarımı dünya genelinde oldukça yaygın olan bir yöntemdir. Öğütülen toprak içerisinde bulunan küçük çaptaki altın taneleri siyanür ile bir araya getirilerek maden elde edilir. Atık su ve hafriyattaki siyanürün toprağa, suya ve dolayısıyla çevreye karışması beraberinde felaketleri doğurabilir. Öyle ki % 2 siyanür içeren bir çay kaşığı çözeltinin bir insanı öldürebileceği bilinir. Siyanür ile altın çıkarımına bağlı olarak yakın geçmişte yaşanan en büyük çevre felaketi 2000 yılı Ocak ayında Romanya’da yaşanmıştır. Altın madeninin atık deposunun yıkılması ile birlikte 120 ton siyanür ve ağır metal içeren atık su kollarından başlayarak Tuna nehrine ve oradan da Karadeniz’e ulaşmıştır. Binlerce ton balık ölümü yaşanmış ve Tuna havzası ciddi zarar görmüştür.

Doğal kaynak kullanımında yakın geçmişte yaşanmış çevre sorunlarına ait örneklerden de anlaşılacağı üzere tüm doğal kaynakların çıkarımı, işlenmesi ya da kullanımı sırasında en ufak bir ihmal ya da yaşanacak bir kaza beraberinde geri dönüşü olmayan büyük çevresel felaketleri getirebilmektedir. Bu noktada salt ekonomik çıkarları düşünmek yerine çevreyi de düşünerek alınacak önlemler artırılmalı ve yetkili kurumlarca yapılan denetimler sıklaştırılmalıdır. Unutmayalım ki doğal kaynak kullanımında çevreye karşı duyarlılığımız ne kadar fazla olursa gelecek nesillere o kadar güzel bir çevre ve yaşam bırakabiliriz. Çünkü bugünler gelecek nesillerin bize bir emanetidir. Atalarımızın bize bıraktığı mirası gelecek nesillere güzel bir biçimde taşımanın temel koşulu attığımız her adımda çevreyi düşünmektedir. Zira biz çevreyi hiçe sayarak adım atarsak çevre bunu affetmez. Cevabı da yukarıda bahsettiğimiz örneklerdeki gibi oldukça sert olur. Unutmayalım ki Dostoyevski’nin de dediği gibi; “Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü, insan adaletinden daha zorlu olur.”


0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir